Estonya : 0 Bosna Hersek : 2























Hayır anlamıyorum niçin hiçkimse "yaa arkadaş adamlar sonuna kadar hakettiler 2010 Dünya Kupası'na gitmeyi" diyemiyor ki. Bunu diyemediğimiz müddetçe pek çok konuda olduğu gibi sporda da ilerleme katetmemiz mümkün değil. Hani sanki son dakika bir karar çıksa Bosna diskalifiye filan edilse inanılmaz sevinecekmişiz gibi bir hava var. Bazı şeylere kavuşabilmek için onun uğruna çaba sarfetmek ve haketmek gerekir. Bunu yapmıyorsanız ya da yapamıyorsanız uzun uzun düşünüp bir dahakine aynı hataları yapmayacaksınız. Futbol aslında basittir. Ama onun ne kadar basit olduğunu kavrayabilmek her babayiğidin harcı değildir.

Geçmiş olsun.

The Mentalist


























Bu yıl dikkatimizi çekmeye başlayan iki ayrı dizi var. Biri Castle diğeri ise The Mentalist. Castle'a daha sonra değineceğiz öncelikle The Mentalist ile başlayalım.

Rome dizinin yapımcısının geçen yıl başlayan projesi The Mentalist. Eşi ve çocuğu bir seri katil tarafından öldürülen Patrick Jane etrafında dönen dizi, Jane'in cinayetleri kendine has yöntemlerle çözmesi üzerine kuruludur. Bazı kaynaklarda paranormal kelimesini geçirmişler. Ama ben sadece bu kelimenin açıklayabileceği bir yöntem olduğunu zannetmiyorum, izleyenler bilir. Ya da paranormal bize direkt olarak X-Files'ı çağrıştırdığından olabilir. Ancak Jane'in cinayetleri çözme biçimi için sarıdaşı kelimesi sanki daha uygun gibi geliyor bana. Mentalist'in sözlük anlamı da "sezgileri güçlü kimse" anlamında biliyorsunuz. Jane'in yaptığı olayları kendi sezgilerine göre değerlendirip diğerlerinden farklı çıkışlar ve arayışlar içinde olabilmesi.























Jane'i canlandıran Simon Baker'ı nereden hatırlıyorum, nereden hatırlıyorum diye sayıklıyordun diziyi izlerken kafamdan, araştırınca hatırladım elbette L.A. Confidential'dan. Tabi dizideki oyunculardan bahsederken Robin Tunney'den birkaç cümle de olsa bahsetmemiz gerekir. Zira dizinin ağırlarından kendisi. Kendisini en yakın Prison Break'deki Veronica Donavan karakteri ile ama asıl Vertical Limit'den hatırlayacaksınız.



























Diziyi maalesef DiziMax yayınlıyor şu anda. Yani pek de geniş bir izleyiciye ulaşması şu an için mümkün görünmüyor. Amerikada 2. sezon pek çok dizi gibi eylül sonunda başladı. "Peki rating durumu nedir hocam?" derseniz eğer diyebilirim ki düşündüğünüzden daha başarılı. Nasıl mı? Şöyle ki ilk sezon toplam 23 bölümde bölüm başına 9 ile 11 arasında ratingi var. Sezon sıralama ortalaması 6 ve bölüm başına yine ortalama 17 milyonun üzerinde bir izleyiciye sahipler ki "believe me" bunlar hiç de hafife alınacak rakamlar değil. Tek bir karşılaştırma yapayım mı sizin için, hani bazı arkadaşlar tarafından televizyon tarihinin en iyi birkaç dizisinden biri olarak gösterilen Prison Break var ya, işte onun ikinci sezon rakamları : Aynı kelimelerle ifade ediyorum karşılaştırabilmeniz için sezon sıralama ortalaması 51. ve toplam izleyici sayı ortalaması 9.3 milyon.





















Saygıda kusur etmeyelim, izleyelim. Keyif alacaksınız.


Bir Gün Mutlaka # 2

































































































































































































Beauty # 2


























Blake Lively

Aradan Sonrası




















Eğer düzenli internet imkanımız olsaydı günü gününe yazacaktım, söz vermiştim kendime. Hadi bırakın düzenlisini arada bir odadan çekme imkanı olsaydı internetin gene birşeyler eklerdim bloga ama gördüğünüz gibi olamadı. Hilton Garden Inn-Bologna'da sadece lobiden iş e-maillerini almak ve bir kaç GS haberi takip etmek ile yetindik. Yediğin içtiğin senin olsun, fotoğraflar derseniz onlardan da fazla birşey yok. Blackberry ile çektiğim birkaç tane dışında. Hemen postun içinde zaten sergileyebilecek kaliteye yaklaşabilenler. Kendimi tipik Türk hissettim bu fotoğrafları çekerken, nefret ettiğim birşeydir cep telefonu ile fotoğraf çekmek.






















Bu yıl hava gayet iyiydi. Tek tek anlatmayacağım günleri zira böyle üzerinden geçtikten sonra hiç tadı olmuyor. Ne yedik, işte bir tanesi ; Ristorante Pizzeria La Brace Tavanında futbolcu jerseylerinin olduğu yarı turistik bir yer. Rubin Kazan - Inter maçı da vardı onu da izlemiş olduk. Sonra her zamanki Bologna turu, ikinci akşam tam bir kabus, meydandaki Mercan Dede konserine yetişelim dedik, ardından keyifli bir yemek yeriz ama tam bir
şok. Tam bir saat kırk dakika park yeri arar mı bir insan. Evet işte tanışabilirsiniz biz aradık. Ve bulamadık desem yeridir. Park ettiğimiz yere güvenemeyip, hemen karşısında bir yerde atıştırdık. Berbat bir gece sayabiliriz.

Ertesi akşam Verona. Keyifli bir akşam. Akşamüstü bira keyfi. Ardından güzel pişmiş bir beef. Ve kısa kesip döndük.























İş açısından bakarsanız tam bir fiyasko. Fuardan izlenimler ; umarız fuara özgü birşeydir. Yoksa çanlar yeni yeni çalmaya başlıyor.